Pride & Prejudice
Batı kültürünün en ünlü aşk romanına dair bir takım düşünceler.
Jane Austen, London Review of Books’ta yayınlanan Austen’ın kendi özel hayatıyla ilgili keyifli bir yazıda da söylediği gibi, hiçbir zaman evlilik kurumunun kendisiyle ilgilenmiyor. Tüm kitap boyunca olacak mı olmayacak mı diye kendimizi yediğimiz çiftlerin düğünü veya birlikteliği kitaplarda hiçbir zaman işlenmiyor. En azından P&P’de sadece kitabın ana karakterleri arasındaki değil, genel olarak hiçbir çiftin ilişkisi de yerini bulamıyor. Bu da Austen’ı cazip kılan asıl yanlardan biri bence. Austen’ın asıl anlatmak istediği kısım, insan hayatının sürreal zamanlarından biri olan, ayakların yere basmadığı, en yüzeysel insanı bile sofistike bir flörtöze dönüştüren, derin anlamlar ve imgeler dedektifi yapan o dönem. Hangi okur bu dönem hakkında yazılmış kitaplara kayıtsız kalabilir ki!
P&P’de karakterler gerçekten değişime uğrayabiliyor ve kitap bizi de kendine ortak eder bir şekilde yanlış anlamalar, önyargılar inşa ederek sonra bunları gerçekçi bir şekilde yıkıyor. Sadece en zengin karakter olan Mr.Darcy değil ‘fakir’ Bennet ailesinin kızı Elizabeth de gurur ve önyargının muzdaribi olabiliyor.
Kitaptaki herkes evlilik delisi, 4.görüşmeden sonra (ki bu da baş başa değil, bir balo veya toplu akşam yemeğindeki görüşme) erkek tarafından evlilik teklifi bekleniyor. Ancak evliliğin ekonomik niteliği konusunda kitap, en azından benim beklemediğim şekilde soğukkanlı ve gerçekçi bir tutum benimsiyor. Eğer miras kalacak yüksek bir gelirin yoksa, toprak sahibi sınıfa ait bir kadının tek kariyer planı evlenmek. Ailesine daha fazla yük olmak istemeyen kadınlar daha çok mantıklarına yattığı için evleniyor (bkz. Charlotte). Elizabeth’in bir karakter olarak en çekici yanı da buradan geliyor. Kitabın en başından beri herkesin evlilikle takıntılı olduğu bir ortamda herhangi bir evlenme isteği dile getirmeyen tek karakter Elizabeth. Aynı zamanda, Elizabeth ne Middlemarch’ın Dorothea’sı gibi ne de A Portait of a Young Lady’nin Isabel Archer’ı gibi herkesin taptığı meleke bir karakter. Bu açıdan Austen çok daha gerçekçi bir karakter yaratmayı başarmış.
P&P ve genel olarak Austen, dönemin politik ve sosyolojik şartlarına hiç değinmemekle eleştiriliyor, karşılaştırıldığı en önemli romanlardan biri Middlemarch gerçekten bu konuya geniş bir yer veriyor. Ama Middlemarch’ın değeri bu kısımlar olmasa azalmaz artabilirdi bence, bu kısımlar da eğlenceli olmakla birlikte asıl konumuz olan Dorothea’nın gönül ilişkilerine uzunca bir arka plan oluşturuyor.
P&P tamamen kadınların ağzından anlatılan bir hikaye. Hikayenin çoğunu Elizabeth’in bakış açısından görmekle birlikte, kardeşi Jane, annesi Mrs.Bennet, çok saygıdeğer Lady Catharine, Lizzy’nin halası Mrs.Gardiner, Charlotte sırayla konuşmaları ve düşünceleri aktarılan kadınlar. Romanın çoğunda da kadınlar konuşuyor, mektupları kadınlar yazıyor. Çok az istisna hariç erkekler yalnızca kadınlarla ilişkilendikleri kadar yer buluyorlar ve kadınlara hitap ettiklerinde konuşuyorlar.
İngiltere toprak sahibi sınıfın hayatlarını hiç ama hiç çalışmadan geçirdiklerini nedense şuana kadar çok da düşünmemişim. Bennet ailesi gibi güya fakir görülen ve büyük ihtimalle toprak sahibi sınıfın en alt kesiminde bulunan bir ailenin 3-4 tane hizmetçisi var ve ailenin hiçbir ferdi çalışmıyor. Tek dert kimi ziyaret etsek, sonra o ziyaretle ilgili müteşekkir dolu bir mektup yazmayı unutmasak, yazı nerede geçirsek gibi sorunsallar. Hiçbir iş olmadığı için ziyaretler de modern şartlara göre çok uzun. Elizabeth, Mr.Collins’le evlenen Charlotte’u ziyarete 1 buçuk aylığına gidince kısa bulunuyor. Yani kısa bir süreliğine de olsa özenmemek elde değil.
Herkesin maaşının bir sır gibi saklandığı bir dönemde yaşadığımız için heralde, insanların yıllık gelirinin tüm ülke tarafından açıkça ve netlikle biliniyor olması çok ilginç geldi. Mr. Darcy’nin mesela yılda 10.000 pound geliri var.
En azından P&P’de aşığıyla kaçıp ailesinin adını kötüye çıkaran ve sonradan ancak Mr.Wickham’ın rüşvetle ikna edilmesi sonucu evlenen Lydia Bennet’e Elizabeth katlanamıyor. Austen’ın kendisini illa Elizabeth ile özdeşleştirdiğini düşünümeyiz elbette ama kitapta Lydia’nın salaklığından tutun çirkinliğine kadar iyi bir yere konulmadığı belli. Okurların ve edebiyat eleştirmenlerinin de yüzyıllardır anlamak istediği konu yazarın kendi etik ve politik tutumu. Günümüze malesef Austen’ın romanları haricinde çok fazla mektubu kalmıyor. Ancak bilindiği kadarıyla kendisi romanlarına konu olan zengin toprak sahibi sınıfın bir üyesi değil. Babası din adamı olan Austen ailesiyle birlikte mütevazı bir gelirle yaşıyor. BBC’den bu sene çıkan 4 bölümlük Rise of a Genius belgeselinde anlatıldığı üzere, yazmasını en çok destekleyen insanlardan biri babası. Kendisi yoksulluğu göze alarak sevmediği bir adamla evlenmeyi reddedip, kadın bir yazar olarak kariyer yapmaya cesaret eden, toplumun ahlak kurallarına aykırı davranmaktan çekinmeyen karakterler yazan bir kadın olarak ben Austen’ın Lydia’yı Elizabeth kadar kınamadığını düşünüyorum.
Son olarak kısaca 2005 yapımı Keira Knightley’ın Elizabeth’i oynadığı filmden de bahsetmek gerekirse. Kitabı bitirdiğim gibi hemen filmi izledim. Lisedeyken izlediğim için zaten filmdeki karakterleri düşünerek dinliyordum kitabı da. Film çok kötü değil, oyuncular ve özellikle Knightley Elizabeth rolünü garip gülüşüne rağmen iyi oynamış. Bir tek Matthew Macfadyen (Succession - Tom) beni hayal kırıklığına uğrattı, ama adama çok oynacağı sahne verilmemiş olduğu için de olabilir. Film kitabın olay örgüsünü tamamen anlatabilmek adına insan ilişkilerinden ve dinamiklerinden biraz ödün vermiş. Sanki Jane ve Mr. Bingley hikayesi çok daha az işlenip, Mr.Darcy karakterinin dönüşümüne biraz daha yer verilebilirmiş.
